Gerileme Devrinde Cumhuriyete Kısa Bir Bakış E-posta

Gerileme Devrinde Cumhuriyete Kısa Bir Bakış..

"Harf inkılabını hazırlayan sebepleri iyi anlayabilmek için biraz gerilere gidip, bu işin menbâma varmamız gerekir: Şanlı Osmanlı Devletinin çöküşünü sadece maddî sebeplere bağlamak hatalıdır. Zaten bir devlet zayıflamaya başladı mı, hiçbir müessese kendini çöküntüden kurtaramaz."

   

Kâinatta cari olan kanunlara baktığımız zaman, -iyi, kötü- her şeyin başında bir çekirdeğin varlığını görürüz. Bu çekirdek, kendisi açısından müsait şartları bulur bulmaz, hemen yüzünü cihana gösteriverir. Bir bakıma her sağlam bünye, gün gelip kendini alt edecek olan hastalığı da beraberinde taşıyıp durur. Nitekim insan vücudu da kendini hasta eden mikropları bu minval üzere taşır; ne laman zaafa düşerse, koynunda beslediği kurtlar çıkıp onu ölüm dişeğine yatırırlar.

Harf inkılabını hazırlayan sebepleri iyi anlayabilmek için biraz gerilere gidip, bu işin menbâına varmamız gerekir: Şanlı Osmanlı Devletinin çöküşünü sadece maddî sebeplere bağlamak hatalıdır. Zaten bir devlet zayıflamaya başladı mı, hiçbir müessese kendini çöküntüden kurtaramaz.

16. ve 17. asırlarda ise alma, adam yetiştirme ve devlet idaresi gibi meselelerde iltimas ve adam kayırma, bozukluk kendini gösterir. Daha önceleri toprağa bağlı tımarlı sipahilere verilen ehemmiyet azalmış, devlet daha fazla asker ve memur besler olmuştu. Harcamalar hep artarken, gelir de düşüyordu. Hazinede olduğu gibi, aile bütçeleri zorlanıyor, Osmanlı halkındaki yüksek ahlâk ve seciye bu zorlanmada zarar görüyordu. Buna bağlı olarak devlet kontrolünü kısmen kaybediyor, eline kuvvet geçiren toprak ve nüfuz sahipleri devlet oluveriyordu. Bu arada Avrupa ilim ve teknikte ileriye doğru mesafeler katederken, savaş meydanlarının ezici galibi Osmanlı bu İlerlemeye gerektiği kadar ayak uyduramıyordu.

1680'lerde para piyasasında, sanayinin zayıflayarak ithalatın artmasından doğan bir kriz yaşandı. Devlet -maalesef- gümrüklerini yitirince kontrol altına almış değildi.

Her şeye rağmen, durumun kötüye gidişini görüp çâreler arayanlar yok değildi; fakat bunlar ya sadra şifa ilaçlar olamıyor, veya tesir etmiyordu. Ufak çaplı ıslah ve silkinişler, büyük hâdiselerin girdabında kayboluyorlardı: Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesi ve feci şekildeki katli, 5. Murad'ın aklî dengesini kaybederek aynı akibete uğrayışı, Sultan 2. Abdülhamid Han'ın saltanatının ilk senelerinde patlayan 93 harbi devleti yıpratmıştı. Bu savaşın Osmanlılar aleyhine sona ermesi Balkanları iyiden iyiye kaynayan bir kazan haline getirmiştir.

Bu arada 19 Mart 1877'de toplanan ilk Osmanlı Mebuslar Meclisi'nde konuşulanlar, memleketin her tarafında rüşvet, yolsuzluk, kötü idare gibi bir sürü halli elzem ve müşkil meselenin var olduğunu gösteriyordu. Gülhane Hatt-ı Hümayunu görünüşte hürriyet vs. getiriyordu; fakat ne garipdir ki, İslam’ın halka verdiği haklar elinden giderken, hatt-ı hümayun'un müjdelediği (!) Avrupai haklardan da bir şey verilmemişti. Osmanlı hasta uzvunu yine kendi sisteminde var olan reçetelerle iyileştireceğine, kendi bünyesine uymayan yabancı bir uzvu onun yerine yamamağa kalkıyordu. Bunlar yetmezmiş gibi, Tanzimat ricalinin Avrupalılara devletin kapılarını ardına kadar açmaları, istibdada bir de yabancı sömürgesinin eklenmesine yaradı.

Osmanlı'yı ayakta tutan cevher üç menbâdan geliyordu: Ziraat, san'at ve ticaret... Ziraat ağır vergi ve askerlik sayesinde zayıflarken, san'at; Avrupa ihracatçıları tarafından hırpalandı. Kırım harbi (1854) esnasındaki dış borçlanma, Osmanlının defterinde sönük bir sayfa daha açtı.

Devlet şeriatla idare ediliyordu ve müslüman halkın hem örf, hem de ihtiyaçları ancak bu nizamla gözetilebilirdi. Hâlbuki bu hadiseler sistemi zayıflatıyor; meşveret esası ile Şeriatın aslına rücû yerine, birer teori olmanın ötesine gidemeyen Montesquieu'nun hukuku, Rousseau'nun siyasi görüşleri, Smith ve Ricardo'nun iktisadî fikirleri, bizim Genç Osmanlı (Jön-Türk)ları kendine cezb ediyordu.

19 Mayıs 1878'de Ruslar İstanbul'un minarelerini görecek kadar yaklaşabilmişken, Ali Suavi ve adamlarının Çırağan sarayına zorla girişi gösteriyordu ki, sıkıntı küçümsenecek gibi değildir. Osmanlı sultanını devirmeğe teşebbüs edenler arasında masonların, yahudilerin var olması, sultanı biraz daha sıkı tedbirlere zorlamıştı. Zira kavga artık devletin hakiki sahiplerinin bile dışına taşıyordu.

Abdülhamid Han her şeye rağmen, sadrazamı Said Pasa'nın da yardımıyla o zamanki şartlar altında hakikaten küçümsenmeyecek faaliyetlerde bulundu. Bunların silinemez izlerini bugün bile yoruyoruz. Çağın icabı modern bir okul kurulmasından tâlim ve terbiyeye kadar epey bir mesafe aldı. Fakat heyhat...

Bu tedbir ve dirayet sahibi sultan zamanında demiryolları, telgraf ve medreseler hususunda çok büyük adımlar atıldığı gibi; 1908'de 99 matbaa faaliyet halinde idi. idaresinin ilk 15 senesinde 200 tanesi dinî olmak üzere 4000 kadar kitap basılmıştır.

İttihat Terakki o çok arzuladığı devlet mekanizmasını eline geçirince, sultanı müstebit olmakla suçlamış olan bu adamlar, daha çok müstebid olmakla kalmamış, zâlim ve katil bile olmuşlardı. Bir zamanlar isyan edip dağa çıkmışlardı, ama bu defa aynı şey kendilerine karşı yapıldı. Tevfik Fikret bir zamanlar sultana suikast tertip eden Ermenilere "Şanlı avcı" diyecek kadar alçalmıştı, şimdi ise "ilân-ı yağma" şiiri ile yeni gelenlere de çatmadan edemedi.

İttihatçılar, sultana karşı olmak, adam öldürmek ve idareyi devirmek üzere isyan etmekle, devleti idare etmenin hiç de aynı leyler olmadığını çok geç anladılar. Ümitleri sönmüştü. Hürriyet sabahı zannettikleri şey daha koyu bir karanlıktı, içeride ihanet ve dışarıda tecavüz ve ilhak hâdiseleri ile dostlarının gerçek yüzlerini gördüler.

Fikir hayatında Auguste Comte Ahmed Rıza'nın, Le Play ve Demolins Prens Sabahaddin'in, Emile Durkheim ise Ziya Gökalp'in fikir babaları iken, bu zatlar da milletin üstadları ve hocaları idiler. Fikir hareketleri bunlardan ilham alıyordu. Bunun tabiî neticesi olarak kimlik buhranı ortaya çıkmıştı. Bunların üzerine bir de "Gençleri ihtiyar kılan" 1. Dünya harbi eklendi.

Ancak her şey tamamen bitmiş değildi: Anadolu'nun bağrından yeni bir feveran oldu. Önce Ermeniler dize geldi. Ruslar kendi dertlerinde idiler. Yunan zâlimlerine haddleri bildirilmişti. Ankara'da "Hilafet ve halifeye bağlılığı, Anayasasının hükmü ile tesbit edilmiş bir İslam Cumhuriyeti" kurulmuştur. Zaten binlerce şehid bunun için verilmişti. Millet bileğinde kalan son kuvvetini özellikle din adamlarının teşviki ile bunun için harcamıştı. Komutanları bu vaadlerle onları aç, susuz olarak savaş meydanlarına sürmüşlerdi. Fakat netice beklendiği gibi değildi. Son Osmanlı Sultanı bu zafere fazla sevinememişti. Çektiği acı ve sıkıntıların mükâfatı, dedelerinin kılıç çalıp at koşturduğu toprakların son parçasından, bir cânî gibi kovulmaktı. Hem de bir Osmanlı Paşası tarafından... Birkaç zaman önce zafer müjdesini vermesi için eldeki avuçtaki paralarla Anadolu'ya gönderdiği tayin ve terfîlerine Sultanın imza attığı M. Kemal tarafından. Devlet mekanizmasının başında öyle garip hadîseler yaşanıyordu ki; o zamana kadarki bilinen târihimiz böyle bir şeye şâhid değildi. Peşpeşe gelen inkılaplar milletin kimliğini tamamen değiştirirken, bu yeni sisteme alışamayan eski dost, arkadaş ve mücahidler âhirete daha lâyık görülüyorlardı.

Arkadan gelen "Milli şef dönemi" dostlar başına; neronlar dağlara kaçar, lûtîler yere girerdi şenaatten. Memleket madde bakımından sıfırı zaten tüketmişti, mâna ise kendilerine nimet bahşettikleri tarafından en şenî hücumlara uğramıştı.

İşte biz, çok sâde bir siluetini çizmeye çalıştığımız bu ahvali göz önünde bulundurarak 'Türkiye'de Harf meselesi"ni değerlendirmeye çalışacağız.

Kaynak: islamharfleri.com


Bu Haberi Paylaş

 
< Önceki   Sonraki >