Osmanlı devrinde ilk olarak yazı hakkında başlayan münakaşa ve beyanlar İslam yazısını hedef almıyordu; lâkin bu hareketler bir bakıma hedef almaya götüren sebeplerin başında yer alır: Çünkü söz konusu olan harflerdir ve mesele Avrupa karşısında zaafa düşüp, onun kültüründen müteessir olduğumuz bir zamanda ortaya atılıyordu. Böyle bir tartışma açmak ve işi büyütmek, neticede yabancı unsurların müdahalesine ve çeşitli yollardan sızmalarına sebep olmuştur.
Harflerin ıslahı ve yazıda kolaylıklar elde edilmesine karşı çıkmak asla düşünülemez; daha önceki kısımlarda da görüldüğü gibi, yazının kaideli bir imla ile yazılması asırlar süren emek ve düşüncenin mahsulüdür. Öyle ise bu ihtiyaç nisbetinde her zaman ele alınabilir ve buna kesin bir had de çizilemez. Nitekim Ahmed Cevdet Paşa 1851 tarihinde Kavaid-i Osmaniye adlı eserinde bunun üzerinde durarak, harflerle tam gösterilemeyen bazı seslerin biribirinden ayırdedilmesi için bir yol bulunması gerektiğinden bahseder.
Aynı târihde zamanın akademisi sayılan Encümen-i Dâniş bunu ele almış ve 1854 Devlet Salnamesinde yer alan bir karara varmıştı; ancak bunu harf ıslahı olarak değil de, 'bazı tefrik (ayırdetme) işaretleri olarak görmek daha yerinde olur kanaatindeyiz. Karar şudur: "Lisan-ı Türkîde sekiz nev1 hareke olduğu halde alâmâtı üçe münhasır olduğundan pek çok kelimâtın ve hususiyle esami-i ecnebiyyenin okunmasında zahmet çekildiğine mebni Encümen-i Dâniş kararı üzere bir takım işarât ile harekât-ı mezkûre yekdiğerinden temyiz olunup, tafsilâtı Medhal-i Kavaid nam risalede muharrer ise de, bu senenin salnamesinde ecnebi isimleri ol işarât-ı mahsûsa ile tahrir olunduğundan, burada dahi bir ifade-i icmaliyeye ibtidar olunur. Şöyle ki; ağır fetha üzerine medd işareti vaz'olunarak fetha-i hafîfeden temyiz olunur, (ال) ve (آل) gibi. Zammenin dört kısmı dahi yedi ve sekiz rakamlarıyla fark olunur; intikam mânasına öç (اوچ) aded mânasına üç (اوچ) ve sormak (صورمق) ve urmak (اورمق) gibi" (Bkz. Şekil: 22),
Buna göre ( ا ) üzerine konan üstün ( َ ) ve medd (آ) işaretleriyle a ve e sesleri, (و) harfi üzerine ve altına konan (٨ , ٧) işaretleri ile de u, ü, o, ö sesleri gösterilmiş oluyordu. Dikkat edilirse burada en çok 'yabancı isimlerin doğru okunabilmesi' söz konusu edilmiştir. Gariptir ki bu meselede en hassas kavim biz olmuşuzdur, diğerleri bunu pek de sıkıntı etmemişlerdir.
Bundan sonra bir bakıma yazıda ıslahat denebilecek hareketlerin başında Ayıntablı Mehmed Münif Paşa (1828-1910)yı buluruz: Bu zat âzası olduğu Cemiyet-i llmiyye-i Osmaniye'deki nutkunda, harflerin ıslah edilerek okuma-yazmanın kolaylaştırılmasını ele almıştır: Bu nutkunda kısaca mânası malum kelimelerin siyak ve sibakından (geliş ve gidiş) anlaşılmasına rağmen, mânası bilinmeyen kelimelerin hatalı okunduğunu, Latin yazısındaki gibi harflerde büyük-küçük ayırımı olmadığı için, has (özel) isimlerin diğerlerinden ayrılmasında müşkilat çekildiğini söyler. Bundan başka, lisanımızdaki Arapça ve Farsça terkiblerin son iki asırda fazlalaşmasının da bu zorluğa diğer bir sebep olduğunu beyan eder.
Dikkat edilecek olursa, Paşa burada "Arapça ve Farsça kelimeler" meselesine de el atmış; böylece harf meselesinin sadece onunla kalmayıp, doğrudan doğruya dili de alâkadar ettiğini açıklamıştır. Bu husustaki çok insafsız tenkidleri bir tarafa bırakırsak, Arapça ve Farsça terkibler ve biraz da lüzumsuz yere uzun ve adalı cümleler kullanılması hususunda Paşa külliyyen haksız değildir; ama şu bir hakikattir ki, bu husustaki tenkidler usulüne uygun olarak o zaman da çok vâki olmuştur. Ancak bu tenkidler hususî bir düşmanlıkdan ileri gelmiyordu.
Bunları anlattıktan sonra, Paşa Avrupalılarda bu gibi zorluklar olmadığından, okur-yazar nisbetinin bizden daha fazla olduğu neticesine varmıştır. Fakat buna katılmak mümkün değildir. Çünkü daha ilerde de anlatılacağı üzere, bu mesele yazının zorluğundan değil, tâlim ve terbiyenin eksikliğinden ileri geliyordu. Paşa bununla da kalmayarak, harflerimizin matbaacılık bakımından da elverişli olmadığını söyler: ilk bakışda haklı gibi görünen bu fikir maalesef sakattır. Zira bir kere matbaacılık Avrupa'dan bize gelmektedir, ister istemez onlar bu hususta kolaylık yollarını bizden önce tesbit edebilirler. Fakat bu 'zaman içinde' bizde de pek âlâ yapılabilirdi. Nitekim daha sonra bu hususta çalışmalar olmuştur. Bu zorluğun devamını düşünsek bile, sadece matbaacıları ilgilendiren bir meseleyi bu kadar milletlerin derdi gibi telakki etmek doğru değildir. Hem de tekniğin gelişeceğini elbette hesaba katmalıdır. Nitekim bu gün bilgisayarlar artık bu meseleyi kökünden halletmiş bulunmaktadırlar. Geçici bir sıkıntı için harflerden fedakârlık, akıl işi olamaz.
Münif Paşanın söz konusu nutkunu söylediği konferans, harflere hareke ve işaretler koymanın karışıklık ve güçlülüğü artıracağından, harfleri mukattaa veya munfasıla (ayrı ayrı) yazmanın ve sesli harf kullanmanın daha uygun olacağına karar vererek bitmiştir. Paşa'nın bu nutkundan on dört ay kadar sonra azerî Ahundzâde Feth Ali karşımıza çıkar: Bu zat Kafkas Genel Valisi Grandük Michel'in Elsine-i İslamiye tercümanlığını yapmaktadır. Tiflis'den kalkıp Osmanlı merkezine gelişinin sebebi, o zaman Osmanlı'nın İslâm dünyasının lideri olmasındandı. O da müslümanlar arasında kullanılan bu harflerin bazı müşkilleri bulunduğunu söylemiş ve Hazırladığı yeni tarz harfleri Saltanat-ı seniyyeye sunmuştur. Bu lirada sadrâzam, Keçecizâde Fuad Paşa'dır ve o da bu hususta mütalaa etme vazifesini Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniyye'ye havale itmiştir. Cemiyette iki toplantı yapılmış ve birincisinde Feth-Ali bulunmuş hemen hemen Münif Paşanın bahsettiği mahzurlardan bahsederek, tasavvur ettiği bu tarz harflerin bu sıkıntıları bertaraf edeceğini söylemiştir. Ayrıca bu harfleri kabul etmenin dinen mahzuru olmayacağını da belirtmeden geçememiştir.
İkinci toplantıda Feth-Ali bulunmamış ve; kullanılan harflerin ıslah ve ikmallerinin mümkün olup olmayacağı, adı geçen şahsın tasavvuru olan harflerin maksada uygun olup olmadığı ile,-böyle bir ıslahat yapıldığı takdirde tamiminin mümkün olup olamayacağı müzakere edilmiştir. Harflerde ıslahata ihtiyaç olduğu kabul edilmekle beraber, Feth Ali'nin harflerinin matbaacılık bakımından zor ve külfetli olduğu beyan edilerek reddedilmiş, durum 20 Safer 1280/1863 tarihli bir yazı ile sadarete' bildirilmişti. Bir mecidiye nişanı ile Tiflis'e gönderilmiş, ancak bu şekilde gönderilişinden pek memnun olmamıştır. Buna rağmen İslam harflerini tamamen terk ederek, yerine Latin-Slav harflerinden alınma kırk iki harfli bir alfabe uydurarak yine İstanbul'a gelmiş, ancak İslamî eserleri unutturacağı için yine reddedilmiştir. Bunun üzerine Tahran'a gidip huruf-ı mukattaayı teklif etmişse de, umduğunu yine bulamamıştı '. Hüseyin Baykara, Azerbaycan'da Yenileşme Hareketleri.
Dikkat edilirse, Feth-Ali bu son ve mânâsız teklifini getirinceye kadar, bu hususda kafa yoran herkes, yazıda bazı ıslahatın lüzumlu olduğuna inanmaktadır. Ancak "Harflerin Islahı" için açılan kapıdan Latinci ve hatta müslüman veya Türk olmayanların da girdiklerini göreceğiz. Bunların durumu hakikaten dikkati mucibdir. Bununla alâkalı ilk tartışma, Londra’daki Jön-Türklerin çıkardıkları "Hürriyet" adlı gazetede ortaya çıkar: Namık Kemal bu gazetede çocukların yıllarca okuma-yazma hususunda uğraştıkları halde, ellerine bir gazete verilse okuyamayacaklarından; yazmak bir tarafa, yazılmış tezkireyi bile sökemeyeceklerinden; hatta onların hocalarının bile pek azının bu gibi işleri becerebileceklerinden bahseder. Ermeni, Rum ve Yahudi çocuklarının ise böyle olmadıklarından, hâlbuki bizim çocuklarda kabahat olmayıp, bütün kabahatin tahsil usulünde olduğunu söyler.
Burada Namık Kemal'in kendisi açtığı bir bahis dolayısıyla İran'ın İstanbul sefiri ve aynı zamanda bir ermeni olan Melkom Han ile mücadeleye girdiğini görüyoruz: Aslında Namık Kemal kabahati tedris usulüne bulurken, Melkom âdeta bunu fırsat bilerek gayet insafsız; hatta kasıtlı beyanlarda bulunan Rus profesörlerini bile çok insaflı kılacak ve rahmet okutacak ifadelerle hezeyanlar savurmaya başlamıştır: Öyle ki adı geçen gazeteye gönderdiği Farsça mektubunda Kemal ile aynı fikirde olduğunu belirtmekle beraber; İslâm memleketlerindeki zaaf ve meskenetin, can, mal, ırz emniyetsizliğinin, sitem ve cevr-ü cefa çokluğunun, adl-u ihsan azlığının; tek kelime ile bütün fenalıkların sebebinin, harflerin yetersizliği olduğunu söylemiştir.
Namık Kemal ona verdiği cevabında harflerin tamamen değiştirilmesinin çok büyük mahzurlar doğuracağını, eski eserlerimizin yeni harflere çevrilmesinin uzun zaman alacağını ve onlardan istifade edilemeyeceğini anlatarak şöyle der:
"Memleketimizde türlü belâların menşei bilgi noksanlığıdır; fakat bunu harflerimizin kifayetsizliğine hamledemeyiz; çünkü okumayı kolaylaştıran harfler ve harekeler değildir, ancak mânası bilinen kelimelerin yazılış şekillerine alışmak sayesinde okumak mümkündür, Esas müddeâmızı müeyyed elimizde bir delil-i alenî duruyor: İngiliz lisanının her harekesi dört-beş türlü kıraate kaabil olduğu gibi, birçok kelimelerinde, nice okunmaz veya mevzuuna mugayir şada verir harfler mevcut olarak, bu cihetle kıraati adetâ elsine-i İslâmiye kadar es'ab iken, gerek İngiltere ve gerek İngilizce söyleyen Amerika cumhuru ahalisinde kaç kişi bulunur ki okuyup yazmak bilmesin ve lisanlarında mevcut bulunan kelimâtın aynen tasvirine muktedir olan İspanyollar, kaabil midir ki maarifçe İngilizlere, Amerikalılara kıyas kabul etsin. Araplar vaktiyle bulundukları yerleri dârü'l fünun-ı âlem ettiler; kullandıkları huruf yine bu idi" cümleleri ile fikirlerini tevsik ederek, "Şu tebdil-i huruf dâiyesi daha yakın vakitte İngiltere'de ve Fransa'da dahi zuhur ettiği halde, biraz müddet mecalis-i bahs-ü münazarada devam ettikten sonra, lüzumsuzluğu ve mahzuriyetinin faidesine galebesi sabit olarak unutulup gitmiştir" diyen Kemal, "Hâsılı demek isteriz ki, biz eşkâl-i hurufumuzun esasen tağyiri efkârında değiliz", "Muhafaza-i hâl-ü hâzır efkârının düşmanlarından bulunduğumuzdan, hattımıza kaabil olacak ıslahatın icrasına samimi tarafdarız" dedikten sonra, harf ıslahı hakkında o zamana kadar ileri sürülen fikirleri kayd ve tenkit ederek, kendi mülâhazalarına geçer: "Bizim efkârımıza gelince, madem ki elifbayı Arabca'dan almışız ve madem ki lisanımızda bu kadar Arabî kelimât mevcuttur, anın haliyle ibkasından başka çare olmadığını itiraf ile, andan sonra Türkî’de zaid olan harfleri aramak lâzım gelir. Arabî’nin elifbasında Farisî'den p ve ç ve j ve k harfleri yok imiş, fakat sonradan noktalar ilâve ve ihtirâı ile alınmış. Türkî’nin ise üç türlü kâfi daha var ki biri yâ ve biri nün gibi okunur ve biri de kendine mahsus ayrıca bir şada verir, beğ ve gönül ve Tanrı kelimelerinde olduğu gibi... İşte yâ sadâsı veren kâfin yâ gibi altına iki, ve nün sadâsı veren kâfin nün gibi üstüne bir nokta konulsa ve Tanrı'da olan ve lisanımızda pek nâdir bulunan kâf bazı matbuatta görüldüğü veçhile iki kollu kâf şekli ile yazılsa, elifbamızın hurufca bir noksanı kalmaz".
Harflerin tebdil veya ıslahı meselesi 1878 târihinde yine basını meşgul etmiştir: Tercüman-ı Hakikat Gazetesinin 2 Ağustos tarihli nüshasında 'azınlıkların da faydalanabilmesi için Fransız imlasıyla Türkçe bir gazetenin çıkarılması için bir cemiyet kurulduğundan' bahsedilir. Bu sıralarda düşünce yapısı itibarıyla Batı'ya mail bir adam olup, Latin harflerine asla tarafdar olmayan Namık Kemal; yazı yazmakdan menedilmiş olmakla beraber yine de bu tartışmalara seyirci kalmamıştır: Menemenlizâde Rıfat Bey'e 8 Mart 1878 tarihinde yazdığı mektubunda kullanılan yazının bir çok yönleriyle Latin yazısından üstün olduğunu delilleriyle isbata çalışmıştır. Bu arada Temmuz 1869'da Ruzname-i Ceride-i Havadis ile Terakki gazeteleri arasında da bir tartışma başlamıştır: Burada da, Kuran harfleri baki kalmakla beraber, diğer fenlerde mahsus olarak, kullanılan mevcut harflerin daha kolay bir şekle getirilmesi için bir komisyon kurulması teklif edilmişti. Buna Şûrâ-yı Devlet mülazımlarından Ebüzziya Tevfik Bey cevap vermiş; dünyayı aydınlatan ziyanın kaynağının bu harfler olduğunu söyleyerek, Kur'an için başka, fenler için başka harf kullanmanın bir lisanı konuşamayan birini iki lisanı konuşmaya zorlamak gibi bir şey olacağını söylemişti.
Garipdir ki bu sıralarda Mısır'da da Mehmed Hasan Efendi adında bir şahıs tarafından harflerin tebdili ile ilgili bir risale neşredilmiş, o da okuma ve baskı kolaylığını bahane etmişti. Buna Ebüzziya Tevfik tarafından etraflıca bir cevap verilmiş ve bunun çok hatalı olacağı isbat edilmişti.
Bu konudaki tartışmalara Şinasi ve Ali Suavî gibi devrin meşhur simaları da ilgi göstermiş; Şinasi Avrupa'dan döndükten sonra bazı (kendine göre) düzeltmelerle 400 kadar olan matbaa harflerini 112'ye indirerek; Divan, Tercüme-i Manzume ve Durub-ı Emsal-i Osmaniyye adlı eserlerini bu usulharflerle basmıştır
Ancak bu harfleri beğenmeyen Ebüzziya, bunun matbaacılıkta her hangi bir ilerleme ve terakki getirmeyeceğini beyan ederek; "...Bizde ne hurufun tebdili lâzımdır, ne de matbuatımızdaki harfler muhtac-ı tenkih-dir... Mesele hurufda değil, usülün maksada kifayetindedir
Ali Suavî de, hattı bozmaya çalışanların, onun yerine neyi koyacaklarını sorarak; "...İngilizce ve Fransızca tahsil ettikten sonra bizim hattı 'okunmaz' diye beğenmeyen zatlara taaccüb etseniz, -sezadır, İngilizce ve Fransızca gibi çaparız, güç, kaidesiz, imlasız yazılar okunuyormuş da, bizim hat ne için okunmuyormuş? İngilizce'de (a) harekesi beş altı türlü şada veriyor. Fransızcada (e) bir kaç türlüdür: e, e, e, e." der. Harflerin değiştirilmesi fikrinin Batı'dan getirildiğini anlatan Suavî, yazının ıslaha ihtiyacı olmakla beraber, bunun da pek kolay yapılacak bir şey olmadığını şöyle anlatır: "...Meselenin şurasına dikkat buyurunuz ki, bu 'hat bozmak' meselesini karıştıranların ekserisi bu efkârı Avrupa'dan telakki ediyorlar. Ama düşünmüyorlar ki Avrupalılar nice yüz senelerden beri hat ve imlalarının kusurlarını anlamışlar ve ıslahı için komisyonlar tertib etmişlerken acaba niçin hâlâ bir şey yapamamışlar.
Elif-ba münakaşalarına Tanzimat Edebiyatının önde gelen isimlerinden Ahmet Mithat'ın da katıldığını görürüz: Kırk Ambar adlı eserinde Ermeni, Yunan, Latin ve Osmanlı stili İslam harflerini mukayese etmiş, "Mevcut huruf muayene edilecek olursa en mükemmelcesi Ermeni hurufu olduğu görülür; çünkü Latin hurufu yine o lisandan azma lisanları bile yazmağa müsaadesi yoktur" diyerek Latin hurufunu yerden yere vurup, Ermeni harflerinin üstünlüğünü isbata çalışmıştır. Daha-sonra, "Elhasıl Latin hurufu Almanca için bütün bütün gayrı kâfi (yetersiz) bir derecede olduğu erbabına malumdur. Noksanlıkta Yunan hurufu Latin hurufundan noksan olup, bunlara ve sair hurufa nisbetle Ermeni hurufu oldukça mükemmelcedir."
Ahmet Mithat'ın ipiyle kuyuya inilmez; ama bu ifadelerinden öyle anlaşılıyor ki bu zat Latin harflerine hiç tarafdar değildir ve lisanımızı ifadeye kâfi görmez. Ermeni harfleriyle ilgili kanaatinden vazgeçmiş olacak ki, tâlim ve terbiyenin yaygın hale getirilmesi için Latin harflerini tavsiye eden Orient Gazetesine verdiği cevapda bu kez İslam harflerini müdafaa etmiştir: Yeni usulle bizim çocukların sekiz-on yaşlarında pek doğru okuyup yazabildiklerinin görüldüğünü, hatta daha ileri giderek, "...Zira suhulet-i tedrisin bu derecesi el-yevm Fransa mekâtib-i sübyaniyesinde yoktur" demek suretiyle, bizdeki kolay okuyup yazma ve eğitimin Fransa ilkokullarında bile olmadığını, yazıda hiç bir kabahat bulunmadığını ifade eder.
1883 târihinde biraz daha garip bir durumla karşılaşırız: Ermenilerin kendi yazılarını bırakıp Latin harflerini alacakları yolunda Vakit Gazetesinde bir yazı çıkar. Ancak bir gün sonra, yani 16 Ağustos'da "Böyle bir iş yapmanın Ermeniliği ortadan kaldıracağı" kaygısıyla, buna Ermeni aydınlarının karşı çıkacağı belirtilmiş ve Ermeniler böyle bir 'tongaya düşmemişlerdir. Ancak aynı Ermeni harflerinin Mecid Paşa tarafından adı geçen gazetede Türkler için tavsiye edildiği yazılınca ortalık biraz karışmıştır. Zira Paşa bunun kendisine bir iftira olduğunu, bütün bunların söylediği sözlerin yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını yazmıştı. Yine Vakit Gazetesinde bu husustaki yazılar bir müddet devam etmiş; Ali Sedad Efendi yeni usulle Mecid Paşa'nın Ermeni harfleriyle ilgili iddiasının geçerliliğini kaybettiğini yazmıştı.
Bu beyanıyla da kurtulamayan Paşa, Elhac İbrahim Efendi Bu zat Aksaray Horhorda Edib Efendi Konağında açtığı okulla ve buradaki usulüyle tâlim ve terbiyeyi kolaylaştırdığı için, maarif tarihimizde yeri bulunan bîr hocadır. (1826–1891) tarafından âdeta topa tutulmuştur: Böyle bir şey yapılırsa, devlet içindeki Arapların lanet okuyacağını, elçiler İran’a gidince 'bunun nereden çıktığı'nın sorulacağını, hatta bu defa Rumların; madem ki tâbi olunan tâbi olana uyuyorsa', bizim harflerin suçu ne idi diyeceklerini... yazmış ve, "Mecid Paşa kuyuya taş atmamışlar, eliyle koyduğu taşı ayağıyla itmiştir" demek suretiyle, neticede sözü "Bir delinin kuyuya taş atması...." hikâyesine benzetmişti.
Bu tarihte eli kalem tutup meseleyle alakalı yazı yazanlar arasında; Yenişehirli Avni Bey, Feraizcizâde Mehmed Şâkir, lûgatçı Necib Asım, Yanyalı Ali Rıza Bey, Bağdatlı Zehavizâde Cemil Bey... gibi, kimi islahçı kimi muhafazakâr bazı zevatı da buluruz. Aklı sıra Osmanlılara akıl veren ve varlıklarının devamını harf meselelerinin halline bağlayan Sadrazam Ali Paşa'nın Fransızca tercümanı ve La Turqie muharriri Charles Mismer, bu işe burnunu sokan yabancılardandır. Bu hususta 2 Mart 1869 tarihli bir layihayı Alî Paşa'ya sunmuştur.
Bunlar arasında en tutarlı beyan ve ifadelerin sahibi Ahmed Rıza Bey'dir: Meşrutiyetin ileri gelenlerinden olan bu zat 6 Ağustos 1893 târihinde Abdülhamid'e kaçak olarak bulunduğu Paris’ten bir layiha göndermiştir: Layihada İslam yazısının târih içinde tekâmül seyrinden bahsederek, ihtiyaç oldukça bazı işaret vs.nin konmasında dinî de olsa bir mahzur bulunmayacağını söylüyordu. Ancak ittihatçı İbrahim Temo çok ileri giderek, Latin harflerinin resmen kabulünü, böylece Türk eserlerinin Avrupa'ya tanıtılacağını söylemiştir. Bu yüzden de adı 'Latinci'ye çıkmıştır.
Bu kısmı biraz hülâsa edersek; Tanzimat ile meşrutiyet arasında geçen takriben yetmiş senelik zaman içinde bu konuda ortaya atılan fikirler şunlardır: Harflerimizin okuma ve yazmadaki bazı eksiklerini ikmal yahut diğer bir tâbirle Islah etmek... Bu da; harflere harekeler koyma, sesli harfler (o zamanın tabiriyle harekeler) ilave etme, harfleri munfasıl (ayrı ayrı) yazma... şeklinde olabilir diye düşünülüyordu. Diğer taraftan; Latin, Latin-Slav veya Ermeni harflerinin alınması şeklinde ortaya atılan fikirler ise, rağbet görememişti. Hatta belki bir gün Latin yazısı fikrinin kabul edilebileceği akla bile gelmiyordu. Zira (daha sonra da geleceği üzere) Şeyhülislamlık makamı -bırakalım harf değiştirmeyi- mevcud harfleri ayrı olarak, bitiştirmeden yazmaya bile fetva vermiyordu.
Encümen-i Dâniş, Avrupai usulde eserlerin telif ve tercümesi için bir akademi 21 Temmuz 1846'da "Meclis-i Maarif-i Umumiyye" adlı meclis tarafından kurulmuştur. Türkçe olarak birçok ilmî eserin telifini veya başka dillerden tercümesini yapacak ve memleketin Batı ilim ve medeniyetiyle temasını sağlayacaktı. Sultan Abdülmecid'in iradesiyle 18 Temmuz 1851'de muhteşem bir törenle açıldı. Dâhilî ve Harici olarak 70 üyesi vardı. Dâhilî olanlar zamanın en iyi Osmanlı ilim adamları idi. Hâricî olanlar arasında Sir J. Redhause, tarihçi Hammer ve Müsteşrik Bianci gibi Avrupa’nın tanınmış simaları da bulunuyordu. Ancak bu teşkilat içine devlet adamları girince ahengi bozulmuştu. Zira ilme siyaset karışmış; beklenen meyveyi veremeden 12 sene sonra kapanmıştır.
Bu hususta "Yazımız" adlı risalede Sâmih Esmâî şöyle demektedir:
"Avrupa matbaalarındaki mürettip odalarında kaç türlü huruf bulunduğunu "Punto" namıyla kaç muhtelif numeroda harfler olduğunu ve bunların mecmuu bizim parçası ziyade hurufun miktarına neman da baliğ olacağı şâyan-ı kayddır. Huruf kasamızın gözleri çok olmakla beraber, tertib ve cem'-i huruf ve kelimatta betâet olmadığını söyleyebilirim. Mısır'da şark ve garb yazılarından hangisinin kasa basında daha süratle cem' ve tertib edilebileceğini imtihan babında Bulak Matbaasında bir hey'et-i fenniye huzurunda tecrübesi icra edilmiş idi. Latin harfleriyle yazılı bir sahifeyi iki usta mürettibe bir zamanda vermişler, bunlar kasa başında bu sahifelerini dizmişler, neticede sahifelerini yek-diğerine müsavi bir zamanda tertib eyledikleri meydana çıkmıştır. Yine haber vereyim ki Bulak Matbaası kendi harflerinin adedini mükâfat-ı nakdiye mukabilinde müsabakaya koyarak mesahir-i ashab-ı fenn elleriyle pek çok eksiltmiştir. Bir de Mısır'da çizgi ve rakamları da dahil olduğu halde huruf-ı arabiyye parçalarını yetmiş dört adede kadar indirerek yazı makinesi yapıldı ve bu gün tekmil devâir-i resmiyye bunlarla da yazılarını yazıyor. Başkalarının fenne tevfikan yapdıkları ihtisar-ı hurufu görmeyerek harflerimizin kesretinden tebdiline teşebbüs ilmek insaf değildir."
Mecmuâ-i Fünûn, nü. 14 Safer 1280/1869.
Nitekim Namık Kemal bu konuda bir çok mektup kaleme almıştır. Onlardan bilini alıyoruz:
"Tebdil veya ıslâh-ı hat meselesi, âlem-i neşriyata girdiğim günden beri. meydân-ı bahse atılmış şeylerdendir. Buna dâir Tasvirde, İbret'te Hürriyet'te benim de bir kaç bendim var idi. Şimdi sen de ortaya bir mesele çıkardın: ol bâbda olan fikrimi hulasaten beyân edeyim: Hattın ıslâhı için Latin hurufatını bizim lisana almak Frenk elibisesi giymeği, mülkün ıslâhına medar olur zannetmek kâbilindendir.
Evvelâ Latin hurufu ile sad, dad, tı, zı, zel, cim, çim, ie harflerini nasıl yazacağız. Şad, dad, tı, zel bizde telaffuz olunmuyor. Ne lüzumu var, kaldırıveririz denilecek ise, imlâ-yı Arab'ı bozmak şöyle dursun, lisanımızda zahir (ظاهر) ve zahir ( زاهر), faiz (فاءض) ve fâ’iz (فاءز) gibi yalnız siyak u sibâk karinesi ile okunacak bir kaç bin kelime peyda etmiş oluruz. Haydi bu belâya tatlanalım. Latin hurufu kullanan kavimlerden hiç birinin lisanında, hem cim, hem çim, hem je harfleri mevcut değil. Mâhud g ile j harflerini, bu üç telaffuzun hangisine taksim edeceğiz. Latin harflerinde bir c, bir s, bir k, bir g var. Bizim lisanın ise se ile nün ve yâ gibi okunan kâflar istisna olunduğu halde bir küf ve bir sin ile kâtib'deki, bir değilim’deki bir de Tann'daki kâf harflerin ihtiyacı var.
F. Abdullah Tansel, Arap harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında ilk Teşibbüsler
Mecmua-i Ebüzziya, nü. 43 (1885)